Facebook'ta takip et.Twitter'da takip et. Abone Ol!
Ahmet URFALI (DOLUNAY ) Faruk GÜLTEKİNLE BİR SÖYLEŞİ GERÇEKLEŞTİRDİ.
İş Hayatı
2019-02-18 14:48

Ahmet URFALI (DOLUNAY ) Faruk GÜLTEKİNLE BİR SÖYLEŞİ GERÇEKLEŞTİRDİ.

FARUK GÜLTEKİN ÖZGEÇMİŞİ

1953 yılında Kütahya-Gediz’de doğdu. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. 1970’te Kütahya Lisesine yatılı öğrenci olarak kaydoldu. Lisans eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesinde (İTÜ) İnşaat Mühendisliğinde aldı. TÜBİTAK bursuyla aynı üniversitede yüksek lisans yaptı. İnşaat Yüksek Mühendisi olarak iş hayatına atıldı. Özel sektörde şantiye şefi, teknik müdür, proje ve AR-GE elemanı olarak çalıştı. 1979’da vatani görevini Hava Kuvvetleri İnşaat Dairesinde yerine getirdi. 1986’da kendi firmasını kurarak taahhüt işleri yaptı. 2003’te tarım sektörüne girerek yurt içi ve yurt dışına yönelik ürünler üreten fabrikalar kurdu.

Sohbet:

Türkiye’nin en köklü üniversitesi İTÜ’den İnşaat Mühendisi olarak mezun oldunuz. Bunun yanı sıra ülkemizin sosyal kültürel sorunlarına karşı da ilgi duyarak sözel konular üzerine çalışmalar yaptınız. Mühendis ve sanayici iş adamı olarak, kültür ve sanata ilginiz nereden kaynaklanmaktadır? Nasıl bir sosyal ve kültürel ortamda yetiştiniz?

Benim yetiştiğim Gediz, o zaman için 7 bin nüfuslu tipik bir Anadolu ilçesiydi. İletişim araçlarının yaygın olmadığı bu dönemde ulaşım imkânları da oldukça kısıtlıydı. O yüzden hayat durağan bir biçimde akardı. Herkes herkesi tanırdı.  Sosyal ve kültürel töreler yaşanır ve yaşatılırdı. Çocuklar ve gençler değerler eğitimini yaşanılan ortamda kendiliğinden öğrenirdi. Böyle olunca insanların milli- manevi değerlere bağlılığı ileriki yıllarda hayat felsefesi hâlini alırdı. İşte bizim milli kültürle donatılmış olarak toplumsal hayata katılmamız bu şekilde oluşmuştur. Lise ve üniversite eğitimi aldığım dönemlerde de bu özellik devam etmiştir. Ülke sorunlarına ilgi duyulmamız, bu yolda çözümler üretmemiz elbette her insan gibi bizi de düşünmeye araştırmaya sevk etmiştir. İş hayatımızda da kültür, sanat konularına ilgimiz artarak sürmüştür.

Batı, 18. Yüzyıldan başlayarak Sanayi Devrimini gerçekleştirme yoluna girdi. Bizde ise yapılan olağanüstü çalışma ve gayretlere rağmen Batı’nın teknolojik üstünlüğü bir türlü aşılamamış, zaman içerisinde de yerli üretim maalesef yetersiz kalmıştır. Sizce başarısızlığımızın ana sebepleri nelerdir? Bu sorunları nasıl halledebiliriz?
Ülkemizin geri kalmasının, tarihi, idari ve jeopolitik nedenleri olmakla birlikte, eğitim ve bilim alanlarında gerekli düzenlemeleri yapamamamız, tedbirleri almayışımız başlıca etkendir. Avrupa, 15. ve 16. yüzyıllarda, Rönesans ve Reform hareketleriyle kendini yenilerken, bizim  eğitim sistemimiz gitgide bozulmuş, bilimsel zihniyet anlayışı terk edilmiştir. Aradaki gelişmişlik farkı aleyhimize her geçen gün büyümüştür. 
1990’da bir grup teknokratla İtalya ve Almanya’ya yapılan mesleki geziye katıldım. İtalyanlar, Almanları teknik yönden yakalamayı kendilerine hedef koymuşlardı. Almanlar ise müthiş bir kalkınma hamlesi içinde ara vermeden yükselmeye devam ediyorlardı. O yıllarda ülkemiz ile olan teknik seviyeyi  karşılaştırdığımda gerçekten üzüntülere gark olmuştum. Her iki ülkenin teknik adamlarında yüksek bir idealin olmasından çok etkilenmiştim.
Aslında bu konular aydınlarımız tarafından tarihsel süreç içerisinde de ele alınmıştı. Bu hususta Koçi Bey tarafından IV. Murat’a (1612-1640) sunulan risalenin iyi okunup değerlendirilmesi gerekmektedir. Koçi Bey Risalesinde; dalkavuk devlet adamlarının varlığından bahsederek padişahın, halkın sorunlarından uzaklaştığını, tımar ve zeamet sistemi bozulduğunu, rüşvetin arttığını, memuriyet alım satımı yapılmaya başlandığını, devletin kuruluş felsefesinden uzaklaştığını, ilmiye sınıfının yozlaştığını söz konusu etmekte ve çözüm yollarını göstermektedir. Koçi Bey Risalesi’de de belirtildiği gibi sorunlar doğru olarak tespit edilmekle birlikte bir türlü çözüme kavuşturulamamaktadır. Günümüzde de eğitim konusu hâlâ bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Atatürk : “ Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüce bir toplum halinde yaşatır ya da onu köleliğe ve yoksulluğa sürükler.” Diyerek sorunun ana kaynağını ve çözüm yolunu bir kez daha vurgulamıştır.

2011’de Hannover Fuarında kullanılan ‘Endüstri 4.0’  projesi nedir? Türkiye’de uygulanma durumu hangi seviyededir. Sanayi Devrimi hangi aşamalardan geçmiştir? Siz kendi fabrikalarınızda bu projeyi uygulamayı düşünüyor musunuz? 

Sanayi Devriminin birinci aşaması, 18 yüzyılda İngiltere’de buhar makinesinin icadıdır. İkinci aşama, teknoloji devrimi olarak adlandırılmakta ve 1860-1914 yıllarını kapsamaktadır. Demirin çeliğe dönüştürülmesi, elektriğin makinelere uygulanması, seri üretim, kimyasal buluşlar ikinci dönemin belirgin özellikleridir. ABD ve Almanya bu dönemde dünya liderleri olmuştur. Üçüncü aşama, dijital dönemin başlaması, elektronik kullanımı ve bilgi teknolojilerinin gelişmedir. Dördüncü aşama, endüstri 4.0 dönemidir. Bu dönem insanın, fiziksel seviyeden beyinsel seviyeye geçişidir. 
 Endüstri 4.0\' ın ana bileşenleri, yeni nesil yazılım ve donanımdır. Günümüz klâsik donanımlarından farklı olarak düşük maliyetli, az yer kaplayan, az enerji harcayan, az ısı üreten, ancak bir o kadar da yüksek güvenilirlikte çalışan donanımlar ve bu donanımları çalıştıracak işletim ve yazılım sistemlerinin kaynak ve bellek kullanımı açısından tutumlu olması hedefidir.
İkinci bileşen ise cihaz tabanlı internettir. Bütün cihazların birbiriyle bilgi ve veri alışverişi için kullanılmaktadır.  
Üretim sürecinde fabrikalardaki makinelerde siber-fiziksel sistemlerin kullanılması demek insanlardan neredeyse bağımsız olarak kendi kendilerini koordine ve optimize ederek üretim yapabilecek \'akıllı fabrikalar\' demektir. Eğer Endüstri 4.0 stratejisi gerçekleşirse üretim süresi, maliyetler ve üretim için ihtiyaç duyulan enerji miktarı azalacak, üretim miktarı ve kalitesi artacaktır.    Ülkemiz sanayi devriminin 1. ve 2. aşamalarını yaşayamadı, uygulayamadı. Üçüncü aşamayı kısmen yakalamaya çalıştı. Dördüncü aşamayı uygulayabilecek kadrolara sahip olduğumuzu düşünüyorum. Bu dönem, güçlü Türkiye’nin oluşması için bir var olma konusudur. 
Biz sanayi devriminin dördüncü aşamasını kısmen uygulamaktayız. Akıllı fabrika, sıfır hata, toplam kalite yönetimi, inovasyon anlayışına açığız. Bu konu devlet politikası olarak ele alınmalıdır. Devlet, gerekli bilgi ve teknoloji desteği sağlamalıdır.

Antropolojiye göre insan 2.8 milyon yıl önce çıktı. 10 bin yıl önce avcı-toplayıcı insan toplulukları tarıma, 18. yüzyıldan itibaren de sanayiye geçti.  Günümüzde ise icatlar, buluşlar, yenilikler baş döndürücü bir hızla devam etmektedir. İnsan bu hızla nereye ulaşabilir? İnsanlık nereye gidiyor?
İcatlar, buluşlar, yenilikler baş döndürücü bir hızla ilerlerken insanları esir almaktadır. İnternette kalma süresi ortalama 4-5 saati alıyorsa bu durum bir teknoloji bağımlılığı meydana getirmektedir. Zamanın boş yere tüketilmesidir. Oysa teknolojiden faydalanarak yeni bir şey üretebiliyorsak bu bizim açımızdan önemli bir göstergedir. Bize arz edilen bilgiyi kendi lehimize ne ölçüde dönüştürebiliyoruz? Teknolojinin vakit geçirme amaçlı ölçüsüz ve sınırsız kullanımı ciddi anlamda bir sağlık problemi karşımıza çıkmaktadır. Sosyal, kültürel çevreden uzaklaşma, yalnızlaşma, aşırı bireyselleşme gibi olumsuzluklar bu yüzyılın başlıca rahatsızlıklarını oluşturmaktadır.
Türk milletinin doğruluk, dürüstlük, fedakârlık, cömertlik gibi değerleri, yok olmaya yüz tutmuş onun yerine köşeyi dönme, yorulmadan para kazanma, açık gözlülük, yükselen değerler haline gelmiştir.
Temel insani değerleri yeniden yaşamak ve yaşatmak zorundayız. Teknolojiyi kalkınma ve ilerlemenin temeli görüp ona göre hareket etmeliyiz. Yoksa üreten ülkelerin, tüketen toplulukları olarak kalmaya mahkûm oluruz.
İnsanlık artık yapay zeka aşamasına gelmiştir. Yapay zeka; bilgisayarların tıpkı insan gibi düşünmesi, davranış sergilenmesi, sayısal mantık yürütmesi, konuşma ve ses algılaması gibi yazılım ve donanımla sistemleştirilmesidir. Bu aşamadan sonra yine yepyeni teknolojiler peşinde koşacaktır. Ancak sevgi, hoşgörü, dostluk, kardeşlik gibi insani değerleri asla kaybetmeden yeni ufuklara yol almak gerekir.

Kültür ve medeniyet kavramları düşünür ve aydınlar tarafından sürekli tartışılmaktadır. Sizce bu iki kavram arasındaki fark nedir? Size göre kültür ve medeniyet ne demektir?  Türk medeniyeti yeniden inşa edilebilir mi?

Millet olma şuuru üç temel unsura dayanmaktadır. Bunlar; dil, tarih şuuru ve inanç birliğidir. Dili oluşturan ortak kavramlar, ortak düşünceleri meydana getirir. Böylece benzer zihniyetteki insanlar, ortak çıkarları sağlayacak bilinci geliştirir. İnsan dili binlerce yılın tecrübe ve birikimini taşıyan çok özel bir vasıtadır. Her dil farklı bir toplumun tecrübe, bilgi ve anlayışını biriktirmiştir.
Tarih şuuru,  milletin ortak belleğindeki kutsal hatıraları bir tarih geleneği hâline getirir. İnanç birliği, milleti meydana getiren insanların moral değerlerini yükselterek aynı ortak ülküler etrafından toplanmalarını sağlar. Vatan sevgisi, adalet düşüncesi gibi pek çok kavram bu üç temelin etrafında teşekkül eder.
Bir bozkır kavmi olarak tarih sahnesine giren Türklerin dünyayı çok geniş olarak algılayan harekete dayalı bir dil oluşturmaları son derece tabiidir. Ilıman  kuşakların durgun hayat tarzı, bitki ve çiçekleri yerine olabildiğine uzanan bozkırların enginliği; mavi gök altındaki bütün toprakları yaşanacak bir yurt olarak gören geniş bir anlayış; uzun mesafeleri katedebilecek en uygun varlık olarak at; bozkırda yaşayan serazat hayvanlar ve sürüler; onlarla iç içe geçen ve yarım saat içinde sökülüp günlerce süren yolculuklardan sonra çok uzak bir yerde yeniden yarım saat içinde kurulabilen çadırlarda yaşayan hayat tarzı Türk başlangıcına damgasını vurmuştur.
Bir yandan aynı toplumun yüzyıllara ve hatta tarihin bilinmeyen dönemlerine uzanan geçmişin bütün tecrübe ve birikimlerini taşıyan özelliğiyle, bir yandan sonradan öğrenmeyle değil tabii edinme yoluyla öğrenilmesi özelliğiyle dil, toplumun en belirleyici unsuru olmaktadır. Dil sayesinde hem fert çevreyi anlamaya başladığı andan itibaren kendini aynı toplum içinde hissetmekte, hem de toplum diğer toplumlardan farklı olduğunu idrak etmektedir. Böylece dil, ferdi içinde bulunduğu toplumun parçası haline getirirken toplumu da başka unsurlar da bu oluşumu sağlar. Ancak birçok araştırmacıya göre milleti oluşturan en önemli unsur dildir.
Hangi kökenden gelirse gelsin ülkenin resmi dilini yeterince öğrenmemiş olan fertlerden, içinde bulundukları toplumun tek bir millet olduğuna inanmalarını ve toplumun bütünlüğüne bağlanmalarını beklenmemelidir. O halde resmi dilin bütün vatandaşlarca en iyi şekilde öğretilmesiyle ilgili politika hayati öneme sahiptir. Dilin, toplumun çözülmesini önleyici ve bütün vatandaşlarımızı ortak kimlikte birleştirici rolünü oynayabilmesi için dil öğretimindeki aksaklıklar, akla gelebilecek bütün sorunların önüne alınıp çözülmesi yönünde adımların atılması şarttır.
Türk milletinin temeli olan Türk ailesi, çocuklarına Türk dilini, Türk tarihini ve kutsal değerlerini mutlaka öğretmeli ve yaşatmalıdır. Millet olarak, geleceğe güvenle doğru yürümek bu sayede gerçekleşecektir.
Burada Ziya Gökalp’in medeniyetle kültür arasındaki farkları belirten analizini de hatırlamak da yarar olacaktır: Medeniyet milletlerarası olduğu halde kültür millidir. Medeniyet bir toplumdan başka bir topluma geçebilir. Bir millet medeniyetini değiştirebilir ancak kültürünü değiştiremez.Medeniyet usul ve akıl aracıyla elde edilir, kültür ise ilham ve sezgi ile yeşerir. Medeniyeti ancak kendini aşmış, bütün insanlığa mesaj verebilen, imparatorluk kurmuş milletler meydana getirebilir. 
 Bu bakımdan biz tarih boyunca medeniyet kurmuş bir milletlerin evlatları olarak Türk medeniyetini yeniden inşa edilebiliriz. Önemli olan kendimize güven duymak ve bu yolda çalışmaktır.

Sizin Türk dünyasıyla da yakından ilgilendiğinizi bilmekteyiz. Türk dünyasının temel problemleri nedir? Bunları nasıl aşabiliriz? 

1991’de Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra Türk dünyasının sorunları genel anlamda tekrar gündeme getirilmiştir. Temel problemleri üç ana başlıkta toplamak mümkündür: Kültürel Sorunlar; ortak alfabe kullanımı, ortak konuşma ve yazı dili oluşturma, ortak kültürel değerlerin öne çıkarılması, aydınların işbirliği, öğrenci değişimi… Ekonomik Sorunlar; güvene dayalı ortak işbirliği ortamının oluşturulması, teknolojik birliktelik, karşılıklı yatırım imkânları… Siyasi Sorunlar; ileri ülkeleri ürkütüp korkutmadan derin işbirliğinin sağlanması, uluslar arası düzeyde ortak tavır alma… Elbette bu konuda daha pek çok sorun  belirtilebilir. Biz sorunlara yenilerini eklemek yerine bir plan dahilinde hareket ederek karşılıklı dostluk ve işbirliğini sağlamak zorundayız.
Türk dünyası, kültürel, ekonomik ve siyasi anlamda aralarında güçlü kurumsal bağlar kurmalıdır. ABD, Rusya ve Çin arasında sömürülen dünyaya yeni bir düzenin Türk milleti tarafından verilebileceğine önce kendimiz inanarak  yola çıkmalıyız.

 

 

http://www.istikbalgazetesi.com/haber18.asp?sec=2&yazarid=329&newsid=202535&fbclid=IwAR1gijChRqgMsQoRxWgcVPevKKloomDIG8e-7Hb4bl2Tyx4rw-Lo3Ii4YnI


Bu haber 161 kez okundu.

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
                                                   8 + 7 = ?



HAVA DURUMU

ANKARA

SON YORUMLAR

Türk Hareketi © 2016 |Web Sitemiz Türk Milletine Aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir.

Espower Bilisim